Hepatit C tarihe karışıyor

Tıp dünyasında baş döndürücü gelişmeler görülmeye devam ederken, infeksiyon hastalıklarından hepatit C’nin de yakın gelecekte bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıkacağını duyurdu.

Hepatit C sinsi seyredebilen bir hastalıktır. Sinsi seyir ve bulaşıcılık özelliği yanında, tanısı konulmuş hastalar buzdağının sadece görünen yüzünü oluşturmaktadır.Tanısı konulmamış hastalar, hem kendi sağlıkları hem de toplum sağlığı açısından bir tehdit oluşturmaktadır. Hepatit C’nin siroz ve karaciğer kanserine dönüşmeden yakalanmasında erken tanı ve tedavi çok önemli yer tutmaktadır.

Kronik bir hastalık olan Hepatit C, tanı ve tedavide gecikmeler yanında, geçmişte kullanılan ilaçlar ile %60 oranında tedavi edilebiliyordu. Kronik Hepatit C birçok hastada siroz ve karaciğer kanserine neden olmaktaydı. Bu virüse karşı aşı yoktur.

KKTC’de, gerçekleştirilen araştırmalarda, Hepatit C virüsünün tedaviye dirençli genotip 1 formunun hakim olduğu ortaya konulmuştur. Geçmişte kullanılan interferon ve ribavirin isimli ilaçlar ile hastaların tedavisi uzun bir süre almaktaydı ve ilaçlara bağlı yan etkiler ile sık olarak karşılaşılmaktaydı.

Eski tedavi rejimleri ile 12 ay olan tedavi süresi, yeni tedavi rejimleri ile 12 haftaya indirildi. Tedavi süresinin kısalmasının yanında, hastalara tedavi kolaylığı sağlayan ağızdan kullanım ve yan etkilerinin azlığı gibi özelliklere sahip olan bu ilaçlar, tedavi başarı oranlarını çok yükseltmektedir. Direkt etkili ajanlar olarak isimlendirilen yeni ilaçlar ile Hepatit C tedavisine dair olumsuz düşünceler artık geçmişte kalacaktır.

Yeni jenerasyon ilaçlar ile tedavi başarı oranları yüzde 97-100 seviyelerinde
Son yıllarda infeksiyon hastalıkları kongrelerinde, üzerinde hassasiyetle durulan Hepatit C tedavisindeki yeni ilaçlar ile ilgili birçok çalışma sonuçlandı. 2012 yılından bu yana dünyada kullanılmakta olan yeni jenerasyon ilaçlar ile tedavi başarı oranları yüzde 97-100 seviyelerine ulaştı.

Bu ilaçlar tedaviye yeni başlanan veya geçmişte tedavi alıp tedavi başarısızlığı görülen hastalarda kullanılabilmektedir. Hepatit C tedavisinde en şanssız grup olarak görülen genotip 1 hastalar, bu yeni ilaçlar ile en şanslı grup olarak görülmeye başlandılar.

Yeni yapılanmalar ile artık KKTC’de virüs yükünün (HCV-RNA) yanı sıra, genotip tayini ve ilaç dirençleri de saptanabiliyor. Tüm bu gelişmeler ve yeni tedavi imkânlarıyla birlikte Hepatit C’nin yakın gelecekte bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıkması bekleniyor.

Epilepsi nöbetlerinde ne yapmalıyız?

Epilepsi hastalığı maalesef sanıldığından çok fazla görülen bir hastalıktır. Ancak buna rağmen hastalığı tanımayıp nöbet geçiren bir epilepsi hastasına nasıl müdahale edeceğimizi bilmiyoruz…

Epilepsi dünya nüfusunun yaklaşık %1’inde görülmektedir. Klinik deneyimlere göre, saklanma oranları çok yüksek olduğu için gerçek epilepsi hastasının ancak yüzde 20’sinin doktora başvurduğu düşünülmektedir. Bunun da muhtemel nedeninin bu hastalıkla ilgili çeşitli farklı inanışlar olduğuna dikkat çekiyor.Zaman zaman halk arasında hurafelerden kaynaklı cinlerle ilişkilendirilmekte olup, epilepsi bir ruh hastalığı veya delilik olarak nitelendirilebilmektedir.

Epilepsi (Sara) Nedir?

Beynimiz duyusal ve bilişsel merkezimiz, bizi diğer canlılardan ayıran en önemli organımızdır. Milyarlarca hücreden oluşan beyin karmaşık bir sisteme sahiptir. Sara olarak da bilinen epilepsi, beyindeki sinir hücrelerinin elektriksel aktivitelerinin fiziksel veya kimyasal nedenlerden ötürü geçici olarak kontrol dışına çıkması ve bunun sonucunda meydana gelen tekrarlayıcı ve kısa süreli hareket, duyu veya bilinç bozukluğu ile tanımlanan nörolojik bir hastalıktır.

Kadınlarda ve erkeklerde eşit oranda görülür.
Epilepsi her yaşta ortaya çıkabilirken sıklıkla yaşamın ilk yıllarında ve 60 yaşından sonra görülmektedir. Epilepsi nöbetlerinin çok farklı türleri vardır. Halk arasında epilepsi veya sara dendiği zaman anlaşılan tonik-klonik nöbetlerin yanı sıra bazı hastalarda, yakınlarının bile fark edemediği epilepsi nöbetleri görülebilmektedir. Nöbetin türüne göre birkaç saniye ya da birkaç dakika sürebilir. Bu nöbet tipleri, hangi ilacın kullanılması gerektiği hakkında bize yön verebilmektedir. Her hastanın nöbeti kendine özgü özellikler taşıyabilir. Bu yüzden bazı hastalarda epilepsi tanısı konmayabilir ya da başka hastalıklara bağlı oluşan bozukluklar yanlışlıkla epilepsi tanısı alabilmektedir. Ama gelişen tanı yöntemleri ile bu durum giderek azalmaktadır.

Bazı epilepsi türleri aynı aile bireyinde de görülebilmektedir.
Bu da genetik faktörün bu epilepsi türlerinde büyük ölçüde etkili olduğunu düşündürmektedir. Ailesinde epilepsi hikayesi olan kişilerde hastalığın görülme ihtimali normal popülasyona göre sadece yüzde 2-3 oranında daha fazladır. Epilepsiden sorumlu tutulan birçok gen vardır. Aynı şekilde bu genlerden birine sahip olmak epilepsi olduğumuz anlamına gelmez.

•Nöbet sırasında yapılacak şey hastanın kendisine zarar vermesini önlemektir.
•Başını ve vücudunu yana çevirip, başının altına yumuşak bir yastık koyulmalıdır.
•Dilini ısırmaması için nöbet geçiren kişinin çenesi açık tutulmaya çalışılmalıdır.

Astım hastalarına deniz uyarısı!

Yazın yaşanan sıcaklar, yüksek nem miktarı astım hastalarının sıkıntılı zamanlar geçirmesine neden oluyor.

Yaz mevsiminin beraberinde getirdiği hareketlilik ile birlikte ilaç kullanımının da unutulması astım kontrolünü bozmaktadır. Bu nedenle astımlı hastaların yaz aylarında da tedavilerine, doktorların söylediği şekilde, devam etmesi ve kontrollerini aksatmamaları gerekir.

Astım Hastalığı Olanların dikkat etmesi gereken konular

•Astım hastaları için ortam nemi %30-50 arası ideal nem oranıdır. Havada nem oranı arttığı zaman astımı olan hasta dışarı çıkmamalı ve nem oranı yüksek olan bölgelere seyahat etmemelidir.

•Tatil planı yapılırken kişinin bilinen alerjisi varsa polen veya bitki örtüsünün fazla olduğu bölgeye gidilmemelidir.

•Otel tercihlerinde sigara içilmeyen oda ve ortamlar tercih edilmeli, oda parfümü kullanılan bölgelere gidilmemelidir.

•Akar alerjisi varsa tatile giderlerken kendi kullandığı akar geçirmeyen yatak ve yastık kılıfı götürmelidir Otel odasında halı kullanılmamasına dikkat etmelidirler.

•Kaliteli hava filtreli klimaların olduğu oteller tercih edilmelidir.

•Özellikle denize girmek astım hastalarının hem hastalığını arttırmadığı hem de hava yoluna tuzlu su inhalosyonunun iyi gelmesi nedeniyle şifa olduğu bilinmelidir.

• Kış aylarında da kapalı yüzme havuzu kullanan astımlı hastalarda astım ataklarında artış izlenmektedir. Bunun nedeni havuz dezenfeksiyonunda kullanılan klor veya diğer kimyasal dezenfektanlardır.

•Tatil bölgesinde ise havuz yerine deniz tercih edilmelidir.

Böbrek hastalıklarının tedavisinde kullanılacak 4 gen bulundu

“PTPRO”, “DGKE”, “ANKS6” ve “ADCK4” adı verilen genler, kalıtsal nadir böbrek hastalıklarının tanı ve tedavisinde kullanılacak.

Hacettepe Üniversitesi araştırmacıları, nadir görülen kalıtsal böbrek hastalıklarıyla ilişkili 4 yeni gen keşfetti. Türk bilim adamlarının keşfettiği genler sayesinde kalıtsal böbrek hastalıklarına tanı konularak tedaviye imkan sağlanacak.

Hacettepe Üniversitesi Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı bünyesinde faaliyet gösteren Nefrogenetik Laboratuvarı’nın kurucusu Doç. Dr. Fatih Özaltın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, keşfettikleri “PTPRO”, “DGKE”, “ANKS6” ve “ADCK4” olarak adlandırılan yeni genlerin, kalıtsal nadir böbrek hastalıklarının tanı ve tedavisinde etkin bir rol oynayacağını açıkladı.

“EURenOmics” adını taşıyan AB 7. Çerçeve Projesi kapsamında Hacettepe Üniversitesine 5 yıllık çalışma için 375 bin Avro kaynak ayrıldığını belirten Doç. Dr. Özaltın, “Hacettepe Üniversitesi bünyesinde proje kapsamında 4 yeni genin hastalıklarla ilişkisini dünyada ilk kez tanımlayarak bu alana çok önemli bilimsel katkılar sağladık. Bu genlerin isimleri PTPRO, DGKE, ANKS6 ve ADCK4. Uluslararası iş birliğiyle birçok yeni genin tanımlanmasına da önemli katkılar sunuldu.” dedi.

Doç. Dr. Özaltın, Hacettepe Üniversitesi çatısı altında tanımlanan bu genlerden “ADCK4″deki bozuklukların, sinsi seyreden ve büluğ çağında böbrek yetmezliği ile kendini gösteren bir hastalığa neden olduğunun ortaya konduğunu belirtti.

Bu hastaların sağlıklı olduğu zannedilen kardeş ve akrabalarında, erken çocukluk döneminde tarama ile aynı bozukluğun bulunduğunun saptanması halinde basit ve kolaylıkla bulunabilen bir vitamin olan “koenzim Q10” tedavisine başlanabileceğini bildiren Özaltın, bu sayede böbrek yetmezliğine gidişatın önlenebileceği kanıtlanarak bu alanda çok önemli bir aşama kaydedildiğini söyledi.

Tedavisiz olduğu düşünülen kalıtsal hastalıklardan bazılarının, tedavi edilebileceği gerçeğinin bu yolla ortaya konulduğunu vurgulayan Doç. Dr. Özaltın, nadir kalıtsal hastalıkların Türkiye’nin önemli ve öncelikli bir sağlık sorunu olduğunu belirtti.

Türkiye’de 7 milyon “nadir hasta” var

Nadir hastalıkların dünyada en az 250 milyon, Türkiye’de ise 7 milyon kişiyi etkilediğini ifade eden Özaltın, Türkiye’de akraba evliliği oranının batı toplumlarına göre daha yüksek bulunmasının kalıtsal nadir hastalıkların sıklığını artıran etken olduğuna dikkat çekti.

Doç. Dr. Özaltın, “Şimdiye dek 200’ün üzerinde farklı nadir böbrek hastalığı tanımlanmış olup görülme sıklığı Avrupa ve Amerika’da her 100 binde 60-80 civarındadır. Akraba evlilikleri nedeniyle Türkiye’de bu oran çok daha yüksektir.” dedi.

Diyaliz ve böbrek nakli gereken çocukların büyük bir kısmı ile erişkinlerin yüzde 20’sinde nadir böbrek hastalıklarından biri olduğuna dikkat çeken Özaltın, “Bu hastalıkların altında yatan genetik nedenlerin tanımlanması, yeni tanı ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesinin de yolunu açacaktır. Hastalıkların oluş mekanizmalarının anlaşılması, bunlara yönelik etkin tedavilerin geliştirilmesinde birinci basamaktır. Ayrıca altta yatan genetik bozuklukların aydınlatılması, ailelere genetik danışma olanağı da sağlamakta, bu yolla yeni hasta bireylerin doğması da önlenebilmektedir.” değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye’deki tek merkez

Nefrogenetik laboratuvarının, Türkiye’de nefroloji alanında genetik çalışmaların yapıldığı tek merkez olduğunu vurgulayan Özaltın, laboratuvarı 2009 yılında kurduklarını belirtti. Özaltın, Ortadoğu ve Balkan ülkelerinden de çalışılmak üzere kan örneklerinin gönderildiğini söyledi.

EURenOmics AB 7. Çerçeve Projesi

EURenOmics AB 7. Çerçeve Projesi’nin birçok Avrupa ülkesinden 24 ortağın yer aldığı uluslararası bir proje olduğunu bildiren Doç. Dr. Özaltın, projenin toplam bütçesinin 12,5 milyon avro olduğunu söyledi.

2012’de başlayan projenin 2017’de sona ereceğini dile getiren Özaltın, proje ile hastalıkların ve bunların moleküler yolaklarının genetik, epigenetik nedenleri ile düzenleyicilerini tanımlamanın amaçlandığını, hızlı tanısal teste izin veren inovatif teknolojileri geliştirmenin hedeflendiğini bildirdi.

HIV virüsünün bebeğe geçişini 4 ülke daha durdurdu

HIV virüsünün anneden çocuğa geçişini 4 ülke daha engelledi. İlk kez Küba’da elde edilen bu tıbbi başarıya, Tayland, Belarus, Ermenistan ve Moldova da ortak oldu.

HIV virüsünün en yaygın olduğu ülkelerden biri olan Tayland, virüsün anneden bebeğe geçmesini engellemeyi başararak önemli bir ilerlemeye imza attı.

Tayland’ın yanı sıra Belarus, Ermenistan ve Moldova’nın da anneden bebeğe frengi ve AIDS’e neden olan HIV virüsü geçişini engellediği açıklandı.

Açıklama Dünya Sağlık Örgütü’nden geldi.

HIV virüsü taşıyan kadınların, çocuklarına bu virüsü bulaştırma olasılıkları yüzde 45’i buluyor.

Sadece Asya-Pasifik bölgesinde yılda 21 bin bebek HIV virüsü ile doğuyor. 200 binden fazla çocuk da bu virüsle büyüyor.

Anneden çocuğa HIV virüsü geçişini durduran ilk ülke Küba olmuştu

Kalbine yerleştirilen kök hücre umudu oldu

Kalp nakli olması gereken 14 yaşındaki hastanın kendi dokusundan alınan mercimek büyüklüğündeki kök hücre, belli aralıklarla gencin kalbine anjiyo ile yerleştirildi.

Geçirdiği enfeksiyon nedeniyle kalp kası çalışamaz hale gelen ve bu nedenle yaşaması için nakil olması gereken 14 yaşındaki Akın Akpınar, kendi dokusundan alınan kök hücrenin belirli aralıklarla anjiyo ile kalbine yerleştirilmesiyle hayata tutundu.

Acıbadem Üniversitesi Hastanesinden yapılan açıklamaya göre, henüz 14 yaşında olan Akpınar’ın, geçirdiği enfeksiyon nedeniyle kalbinde ciddi hasar oluştu.

Bunun üzerine sağlığı giderek bozulan ve yapılan tetkiklerde acil kalp nakli yapılması gerektiği ortaya çıkan Akpınar, üniversitenin Çocuk Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ender Ödemiş’e başvurdu.

Bunun üzerine Prof. Dr. Ödemiş ile kök hücre çalışmalarıyla dikkat çeken Hematoloji Bilim Dalı Uzmanı Prof. Dr. Ercüment Ovalı çalışmaya başladı.

Bu kapsamda, hastanın kendi dokusundan mercimek büyüklüğünde alınan ve gerekli işlemlerden geçirilen kök hücre, 1 yıl zaman içerisinde belli aralıklarla, gencin kalbine anjiyo ile yerleştirildi.

“Bugün aldığımız sonuçlara göre iyi ki bu yola girmişiz”

Açıklamada görüşlerine yer verilen Prof. Dr. Ender Ödemiş, Akpınar’da, viral enfeksiyon sonrasında kalbin kasılmasını ve fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlayan hücrelerde belirgin miktarda ölme, yok olma ve fonksiyonlarını yerine getirememenin söz konusu olduğunu belirterek, şöyle devam etti:

“Bizim ektiğimiz bu kök hücreler aynen tohum gibi yeniden yeşeriyor ve kalp hücreleri olarak çocuğa fonksiyon veren sağlıklı bir kalbe doğru dönüşmesini sağlıyor. Akın’ı muayene ettiğimde, acil kalp nakli olması gereken bir haldeydi. Nefes alamamaktan dolayı uykusuzluk problemi yaşıyor, hiçbir şey yiyemiyor, yediğini de kusmak zorunda kalıyor, hastanelerden çıkamıyor, devamlı damardan kalp desteği ilaçlarını alması gerekiyordu. Biz de Akın’ın kendisine uygun bir kalp bulunma sürecindeyken kök hücre tedavisini de yapma kararı verdik ve bu yola girdik. Bugün aldığımız sonuçlara göre iyi ki de bu yola girmişiz.” AA

Kan kanseri genetik özelliklere göre farklılık gösteriyor

İngiliz araştırmacılar, AML hastalarındaki genetik değişikliklere bağlı olarak hastalığın 11 kategoriye ayrıldığını öne sürdü.

Araştırmacılar, kan kanserinin bir türü olan Akut Miyeloid Lösemi’nin (AML) genetik değişiklikler sonucu 11 farklı kategorisi olduğunu ileri sürdü.

Sonuçları “New England Journal of Medicine” dergisinde yayımlanan çalışmada, genetik farklılıkların, bazı hastaların tedaviye neden diğerlerinden daha çabuk yanıt verdiğini açıkladığı belirtildi.

AML üzerinde çalışan araştırmacılar, hastalığın özellikle yaşlı hastalarda daha yoğun gözlemlendiğini ifade etti.

Çalışmaya katılan bin 500 hastada kan kanserine neden olduğu bilinen 100 geni inceleyen araştırmacılar, her biri kendine özgü genetik yapıya ve klinik özelliklere sahip hastaların 11 farklı gruba ayrıldığını kaydetti.

Araştırmayı yürüten ekibin başındaki, Wellcome Trust Sanger Enstitüsü’nden Dr. Peter Campbell, “Mikroskop altında aynı lösemi türüne sahip gibi görünen iki hastam olabilir ve ben her ikisine de aynı tedaviyi uygulayabilirim. Biri çabucak iyileşebilir, diğerinde ise tedavi yanıt vermeyebilir. Oysa hastanın lösemisi hakkında genetik bilgi sahibi olduğunuzda, hastanın tedavi edilip edilemeyeceği hakkında daha doğru açıklama yapabilirsiniz. Araştırma, tedavide hastalığa neden olan genetik unsurların çok önemli bir rol oynadığını ortaya çıkardı” ifadelerini kullandı.

Löseminin yapısını anlamanın, bilim adamlarının, hastalığın türüne göre ilaç yazmasına yardımcı olacağını dile getiren Campbell, tedavinin ağırlıklı olarak kemoterapi ve kök hücre nakli şeklinde olduğunu ancak pek çok hastanın tedaviye nasıl yanıt vereceğini söylemenin güç olduğunu belirtti. AA

Gözde oluşan kırmızılığa dikkat!

Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Şeyda Atabay, gözde oluşan kırmızılığa dikkat edilmesi gerektiğini belirtti.

Çocuklarda ya da yetişkinlerde en sık rastlanan göz hastalığının kırmızı göz olduğunu belirten Op. Dr. Şeyda Atabay, “Gözdeki kırmızılığın sebebi konjonktiva tabakasındaki kan damarlarının aşırı derecede genişleyerek belirgin olmasındandır. Konjonktiva tabakası gözün beyaz kısmının üzerinde olan ince zarımsı tabakadır. Normalde çok sayıda kan damarı taşısa da damarların çok ince olmasından dolayı damarlar belli değildir ve tabaka beyazımsı gözükür. Ancak herhangi bir nedenle damarlar daha belirgin hale geldiğinde kırmızı renge bürünmektedir” diye konuştu.

Kırmızı göz hastalığının en sık sebebinin enfeksiyonlar olduğunu dile getiren Atabay, “Bakterilere bağlı oluşan enfeksiyonlarda ek olarak sekresyon oluşarak hastada çapaklanma olmaktadır. Hastalığın en masum olanıdır. Viral etkenlere bağlı oluşan enfeksiyonlar en kırmızı, hatta kanama odakları oluşturan hastalıktır. Çok bulaşıcıdır. Uzun süreli olabilir, kornea tutulumlarına neden olabilmektedir.” ifadelerini kullandı.

Op. Dr. Atabay, “Göz kornea tabakası hastalıklarından biri olan kornea ülseri ise oldukça önemli olan ve gözde lekeler oluşturarak görmede azalmalara neden olan bir hastalıktır. Allerik konjonktivitler ile özellikle göze kaşıma sonrasında belirgin kanlanma odakları olmaktadır. Göz travmaları diğer bir kırmızı göz nedenidir. Göz konjonkivasında travmaya bağlı kanama, yırtılma nedeniyle olabilmektedir. Ameliyat ile tedavi gerektirebilir.” diye konuştu.

Kendiliğinden olan ve genelde hastanın farkında olmadığına dikkat çeken Atabay, ” Çevresindekilerin uyardığı kırmızı göz nedeni subkonjonktival hemoraji olarak adlandırılır. Genelde hipertansiyon sebebiyle olmaktadır. Hastalar için uyarıcıdır. Vücutta zorlanma sebebi ile olmaktadır” dedi.

Diğer bir önemli kırmızı göz sebebinin ise üveit hastalığı olduğunu söyleyen Op. Dr. Atabay, “Üveit hastalığı gözde belirgin görme kayıplarına neden olabilen immun sistem hastalığıdır. Silyer enjeksiyon dediğimiz farklı bir kırmızı göz hastalığına neden olur ve görme azlığı ile birliktedir. Bunlardan daha başka olarak glokom yani göz tansiyonu gibi, göz kuruluğu gibi pek çok farklı hastalıklar kırmızı göz sebebi olabilmektedir.” açıklamasında bulundu.

Her hastalığın tedavisi farklıdır, bir hastalık için verilecek tedavinin diğer hastalık için sakıncalı olabildiğini vurgulayan Atabay sözlerini şöyle tamamladı:

“Hastalarımızdan telefon veya mail ile kırmızı göz bulgularını bahsetmeleri ile muayene olmadan tanı koymak hatalı veya eksik olabilir. Bu şekilde muayene etmeden tedavi vermek ise doğru değildir. Tüm bu sebepler için kırmızı göz hastalığımız var ise mutlaka en kısa zamanda göz hastalıkları uzmanı muayenesi olmalarını önermekteyiz” şeklinde konuştu.

Oruç tutmak kalbe iyi geliyor

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Cevad Şeküri, ramazan ayında tutulan orucun özellikle kalp damar hastalığı risk faktörlerini azalttığını bildirdi.

Özel bir hastanede kardiyoloji uzmanı olan Şeküri, yaptığı yazılı açıklamada, ramazan ayının her zaman huzur, hoşgörü kaynağı olduğunu, orucun ruhsal ve bedensel olarak olumlu etkilerinin bulunduğunu belirtti.

Orucun kan yağları yönünden olumlu etkisine dikkati çeken Şeküri, şunları ifade etti:

“Oruç, total kolesteröl, kötü kolesterolü (LDL) ve trigliseridi düşürür, iyi kolesterolün (HDL) yükselmesine neden olur. Ramazan ayında tutulan orucun özellikle bazı kalp damar hastalığı risk faktörleri açısında olumlu etkileri kanıtlanmıştır. Bu süre içinde kalori alımının azaltılması sonucu kilo verilmesiyle kan yağları, kolesterol ve trigliserid düzeylerinde olumlu düzelme olabileceği saptanmıştır. Bununla birlikte ramazan ayında sigaranın bırakılması ve alkol tüketiminin belirgin azaltılması başka olumlu etkileridir.”

Şeküri, ayrıca, oruç tutanların aşırı sıcaktan, aşırı kalorili gıdalardan, stres ve yorgunluktan, ağır sporlardan kaçınmaları gerektiğini kaydetti. AA